Hızır Sanmak

Tebrik ve eleştiriler aldığımız son günlerde oturup kendi kendimize bir muhasebe yapalım dedik. Gittiğimiz tarikin doğruluğu konusunda sağlamalar yapmaya çalıştık. Aklımıza gelen soru; “Acaba, eleştirel gözle baktığımız meselede (Musa AS’ın kıssasındaki gibi) bir yanlış anlama olabilir mi?” oldu. Hani hepimizin bildiği şu meşhur kıssa. Kuran-ı Kerim’de de geçen.

– Hazreti Musa AS, bir ilim öğrenmek üzere Hızır AS’a gider (âlimler bu ilmin ledün ilmi olduğunu söylerler). Hızır AS ise bu ilmi Musa AS’a öğretebileceğini ama yaptığı hiçbir işe karışmaması, sabır göstermesi gerektiğini söyler. Musa AS bu şartı kabul edince beraber yolculuğa çıkarlar.

Yolculukta bir gemi kaptanı onlara iyilik yaparak gemisine alır. Kendilerine iyilik yapan gemi kaptanının bu iyiliğine karşılık Hızır AS ise gemiyi delerek kötülük yapmaya başlar. Gemi bu delik yüzünden zar zor limana ulaşır. Musa AS bu olaya anlam veremez ve Hızır AS’a hiçbir işe karışmayacaklarına dair anlaşma yapmalarına rağmen neden yaptığını sorar. Hızır AS ise birkaç olayın daha sebeb-i hikmetini anlattıktan sonra gemi için şunları söyler: “O gemiyi takip eden bir zalim korsan vardı. Şayet gemi sağlam ve batmak üzere olmasaydı saldırıp herkesi öldürecekti. Gemiye de el koyup götürecekti. Ben ise gemiyi delerek batmak üzere olan bir gemi görüntüsü verdim. Bu sayede o zalim korsan saldırmaktan vazgeçip geri döndü. Böylece herkesin canı kurtuldu.” diyerek kötülük gibi görünen bir hadisenin aslında iyi niyetle yapıldığını anlatır. Hızır AS’ın bu ilmi “ledün” ilmi diye bilinir. Bu ilim Allah’ın ikram ettiği pek çok Peygambere ve Evliya’ya verilmiştir. Buradan yola çıkarak ve “birilerin” iddia ettiği gibi ledün ilmi olduğunu varsayarak olayları tekrar değerlendirdik.

Memleketi bir gemi gibi görüp geminin altını delmeye çalışan hikmetli Hızır olabilmek için yine ümmet ile aynı gemide olmak gerek! Öyle değil mi?

Peki, kendini Hızır sananlar nerede? İlginç taraf burası. Onlar ümmetin batma tehdidi altındaki gemisinde değiller. Onlar zalim korsanın gemisindeler.

Delmeye çalıştıkları gemiyi değil dünyanın dört bir tarafına açtıkları okulları koruma hevesindeler. Bu yolda her şeyi de mubah görüyorlar.

Ya da şöyle mi örneklendirseydik! “Firavun’un yanında zulme dur planları yapan Musa gibi olmaktan ziyade…. yönleri halka, sırtları Firavuna dönmüş göz boyayan sihirbazlar medyası gibi.

Tasdik ve ikrar edelim – ki her şeyi hakkıyla bilen Âlim olan Allah (CC)’tır. O’nun şanı yücedir. Eksik sıfatlardan münezzehtir. O öyle bir var edendir ki “varlığı için bir sebep olmayan” ezeli ve ebedidir. Onun vahdaniyetini ve Resulü Hz. Muhammed’in (SAV) risaletini hem kalben hem de sözlerimizle tasdik ederiz. İmanımıza zarar verecek, büyük günahlar işleyecek işlerden yine O’na sığınırız ve ondan yardım talep ederiz.

Yine gönderdiği İslam dininin yegâne din olduğunu kabul ederiz. Başka dinlerin geçerliliğini yitirdiğini biliriz ve böylece tek kurtuluşun İslam’da olduğunu kabul ederiz. Hatta bu kabulümüz öyle kavidir ki bunun aksini söyleyen ya da aksini söylermiş gibi yapan ve farklı yorumlara açık algılar oluşturana dahi tahammül edemeyiz.

Yine algılar oluşturmak suretiyle dinin temel kuralları hakkında yorumlar yapıp Allah’ın bir şeriatını dahi hafife aldırtacak, “hadi bunu da yapmayıverelim” dedirtmeye çalışan insanları düşman beller ve Allah’ın dinine savaş açmış kabul ederiz.

Yine imanın gerekleri arasında tarafını doğru seçmek olduğunu, Firavun var iken Musa’ya Nemrut var iken İbrahim’e Ebu Cehil var iken Muhammed’e (SAV) ram olmak gerektiğini biliriz. Bu sebeple kendi döneminde putlarını diktirmiş bir adama methiyeler düzen hocalardan uzak olunması gerektiğini de iyi biliriz.

Gizli olmak gerektiği “savaş hallerinde” düşmana ser verip sır vermemeyi, korumacı olmayı “takiyye” sözcüğünden ne anlaşılması gerektiğini iyi biliriz. Bu durumda sadece sükut eder konuşmayız. Bazen de Bilal-i Habeşi (RA) misali ağırlığımız artsa da Ehad Ehad diyen – diyebilen kullar olmayı ilk tercihe alırız. Yoksa gizlilik ve tedbir adına münafıkane hareket etmekten şanı yüceler yücesi Allah’a (CC) sığınırız.

Bütün bu düşüncelerden dolayı “Firavunluğunu iyi bildiğimiz bir ülkede” yerleşik olan kişilerin ne kadar bu millete “hizmet” edebileceğini – bu hizmet esasına bakıldığında içine ne kadar ifsad girmiş olabileceğini anlamaya çalıştık. Bu anlamaya çalıştığımız enteresan durum o kadar enteresan ki şöyle diyor böyle oluyor böyle diyor öyle oluyor öyle diyor başka türlüye varıyor. Bu kafa karıştırıcılığın içerisinde gemi, o kişinin istediği limana doğru gidiyor ama liman Allah’a (CC) ait liman mı – değil mi anlamak güçleşiyor.

“Olayların kafa karıştırıcılığı içerisinde” söylenen ile fiil bazen uyuyor bazen uymuyor. Uymayan olduğunda şahıslara bağlanıp işin içinden çıkılıveriliyor. Absürt sözler ortalığa dökülüverdiğinde bizden değil diyerek oradan uzaklaşıveriliyor. Bu eğip bükme işi nedir? Dosdoğru olup üzerine düşen vazifeyi yapıp ikramı Allah’tan (CC) beklemek varken ne diye “yanlış anlamalara” defalarca sebepler olacak söz, fiil ve mekânlarda bulunuluyor. Müslümanlığı temsil etmeye çalışırken neden Müslüman’a yakışmayacak hal ve hareketler manzumesi icra ediliyor. Ha bu arada bu hareketlerin “icrasının haklılığı” da kırk dereden su getirilip müdafaa ediliyor.

Bir tarihçi olarak söyleyebilirim ki ümmetin her ayağa kalktığı – kıyam ettiği dönemde bu kıyama mani olmaya çalışan grup ya da gruplar olmuştur. Bu grupların kıyamı engelleme için yaptıkları ilk iş şüphesiz iki yüzlü olarak içten tahribe çalışmaktır.

Önce içe girmeliler – ki tahrip ederken tamir ediyoruz havası verebilmeliler.

Sonra tahribe başlayınca da “onlar yapmaz!” dedirtebilmek gerekir. Aşamalar bundan ibarettir. Kandırılan belli bir grup üzerinden güç elde edip asıl tahrip hedefine yoğunlaşmak. Tarih tekerrür ediyor. Evvelce olanlar da böyle idi.

Şunu da belirtmek gerekir ki uzun bir zaman hep hüsnü zannı zorladık. Ancak bu hüsnü zanlar sürekli boşta kaldı. Bekledi bekledi ve bir yerde sözcüklere, yapılan araştırma ve tespitlere dökülüverdi. Babamın kaleme aldığı çalışmalar sonrası pek çok insan “bizim düşüncelerimize tercüman” oldunuz “dilin ucuna kadar gelip te bir türlü son noktayı koyamadığımız düşüncelerimizi tarif ettiniz” diyerek tebrik ettiler. Google arama motoruna bizim tespitimiz gibi (bizden etkilenmeden) şüphe yoluyla “acaba süfyan o mu?” diyenlerin sayısı günden güne arttı. Bu insanlara ilham olunan durumu WordPress’in site istatistiklerindeki –arama motoru terimleri- bölümünden ulaştık. Biz sadece bizde oluşan bir düşünce sanıyorduk. Öyle olmadığını anladık.

Deccal ve süfyan namı ile her dönem kötü karakterler gelecektir. Bu karakterlerin en büyüğü en sonuncusu hangisi olur bilinmez. Ama hangi düşünceler ile bu yolda olunur bilinebilir. Muhammedi (SAV) ahlak üzere olmak temennisi ile…..

Reklamlar

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

  1. Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: